Arşiv

Archive for the ‘Ağır Filmler’ Category

Tape

9984-large1-2 sene önce London’ı izledikten sonra çok etkilenmiştim. Filmin çoğunun sadece bir banyoda geçmesi ve diyalogların gerçekçiliği ve günlük hayatta bizim çoğu zaman arkadaşlarla tartıştığımız şeylerden bahsetmesi çok başarılıydı. IMDB notu düşüktür o filmin ve çok da bilinmez. Amerikada film çıkınca Variety gibi gazeteler sanırım yerden yere vurmuşlar filmi biraz. Fazla zorlama gelmiş sanırım bazılarına. Ama filmi nası bir beklentiyle izlediğiniz önemli daha çok. Benim doğallık dediğime yazarlar doğal olmak için fazla kasmışlar diyorlar mesela. Tamam biraz dikkat ederseniz bazı şeyler zorlama gelebilir ama bence muhteşem bir film. Onla ilgili bir yazı yazmam lazım aylardır aklımda ama detaylı birşey yazmak istediğim için erteleyip duruyorum. Gerçi bahsetmiş oldum şimdi biraz.

Gelelim asıl yazmak istediğim Tape’e. 2-3 ay önce yine bir arkadaşıma London’ı anlatırken, bana Tape diye bir film var, eğer tek mekanlı filmleri seviyorsan izlemen şart dedi. Büyük beklentilerle oturdum açıkçası başına.  Filmin tamamı bir motel odasında geçiyor ve oynayan toplam sadece 3 kişi var. Ethan Hawke oldukça başarılı, Uma Thurman zaten her zaman iyi. İki lise arkadaşının buluşması ve gecenin ilerleyen saatlerinde lisede tanıdıkları bir kızı çağırmaları filmin 2 ana bölümü. Ego çatışmalarından tutun, kendini kandırmalara kadar karakter yaratımı oldukça başarılı; insan psikolojisine derinden giriyor. Ancak  muhteşem bir film değil ne yazık ki sadece iyi diyebilirim. Bu tarzda filmler seviyorsanız izleyin ki büyük ihtimal çoktan duyup izlemişinizdir bu tarzda çok fazla film yok.  Tek mekanlı birkaç film tavsiyem daha var onları da ileriki günlerde yazarım.

3.5/5

Categories: Ağır Filmler

In Search of a Midnight Kiss

midnight-kiss2 ay kadar oldu sanırım izleyeli. Aslında 2007 filmi, Türkiye sınırlarına da girmedi diye biliyorum. Sağolsun sıkıldığım akşamlardan birinde arkadaş söyledi izleme fırsatım oldu.

Ana karakterimiz Wilson adında biri, en yakın arkadaşı ve onun kız arkadaşıyla birlikte yaşıyor. Kötü bir sene geçirmiş oldukça. Yılbaşında da kendini iyice depresif modlara sokup evde tek başına oturmayı falan planlıyor. Kankası da bıkmış tabii bu durumdan.  Meşhur Craig’s List sitesine ilan koyuyorlar, işte hoşlanan bir kız varsa arasın yılbaşını beraber geçirmek için diye. Filmin bundan sonrası değişik kafalarda. Romantik komedi konsepti üstünden yürüse de oldukça kara mizah içeriyor. Genel olarak klasik hollywood filmlerinden farklı olduğu için ben oldukça beğendim. Hatta son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri.

Filmin siyah beyaz olması da hoş olmuş. Bütün dikkatiniz diyaloglarda olmakla beraber Los Angeles’ın siyah beyaz görüntüsü de oldukça etkileyici. Baya uğraşmışlar sanırım değişik ve güzel mekanlar bulmak için. Onun dışında çok başarılı sahneler de var ve yeteri kadar da gerçekçi. Kız arkadaşla da izlenebilir yanlız da izlenebilir çok farkmetmez. Ama tavsiyem eğer romantik komedi tadındaki filmlerden hoşlanıyorsanız izleyebilirsiniz, romatik komedilerin konularını çok çerez buluyorsanız o zaman mutlaka izlemelesiniz. Geçenlerde yazdığım 500 days of summer da normal romantik komedi sınırlarının dışındaydı, bu film daha da dışında adeta kendine yeni bir konsept yaratıyor. Son zamanlarda bu tarzda güzel filmler gelmesi sevindirici.

4/5

Los Lunes Al Sol

loslunesalsol Geçenlerde Galatasaray – Levadia Talinn maçına gittim. Arkadaşlar biraz  gecikti öyle olunca ben de ne yapayım derken D&R’a girdim. Yaklaşık bir saat  kadar dvd baktım. Baya da bir inceledim. Filmleri izlemeye yeni başlayabildim.  İlk izlediğimse Los Lunes Al Sol, türkçesi de Güneşli Pazartesiler. Film  hakkında daha önce en ufak bir fikrim yoktu. Sadece dvd bakarken genelde  Hollywood düzeninden uzak şeyler arıyorum artık. Dolayısıyla dvd kapağında  2003 Oscar Ödülleri En İyi Yabancı Film adayı olduğunu ve ayrıca 2003 Goya  Ödülleri’nde en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi aktör, en iyi yardımcı aktör  gibi ödülleri topladığını görünce düşünmeden aldım. Sonra baktığımda 38 ödülü  ve 18 adaylığı olduğunu da gördüm.

Filmin başrolünde Javier Bardem var. Daha çok Vicky Cristina Barcelona  filmiyle kızların sevgilisi olan biri olsa da aslında iyi bir oyuncu. Öyle  olduğunu da çok güzel gösteriyor bu filmde. Kısa konusuna gelirsek, Kuzey  İspanya’da bir tersane kapatılıyor. İşçi olayları falan çıkıyor tabii bu  arada. Filmde bu olaydan sonra işsiz kalan beş arkadaşı izliyoruz. Filmin  isminden de anlaşılacağı gibi onlar için her gün pazar. Çünkü işleri yok ve  dolayısıyla pazartesileri de yok. Film oldukça durağan bir yapı içinde her  karaktere yeteri kadar değinerek ilerliyor ve buna rağmen hiç de sıkmıyor.  Oyunculuk müthiş, adeta yaşadıkları keder yüzlerine yerleşmiş. Görüntü  yönetmeni oldukça başarılı aynı zamanda müzikler de fimin durağan yapısına cuk  oturuyor. Herşeyin ötesinde film bittiği zaman hem içinizde hoş bir his  kalıyor filmin kalitesinden gelen, hem de içinizde bir matem havası estiriyor.  Çünkü filmdeki bu beş arkadaşın durumları oldukça trajik. Bir yandan da bu  trajik halleriyle dalga da geçebiliyorlar. Genelde içinde anlamlı diyaloglar  olan filmleri severim. Bu diyaloglar genelde iyi film başına 1-2 tanedir.  Bunlar oldukça çarpıcıdır. Genellikle sizin daha önce aklınıza geldiği ve  yaşamış olduğunuz bir olaydır. Veya tam ters taraftan bu olaya nasıl bu açıdan  bakmadım dersiniz. Filmde geçen bir masal anlatma sahnesi var mesela  bahsettiğim diyaloglara örnek. Bu ve bunun gibi birçok sebepten izlenmesi  gereken bir film.

Imdb’ye baktım, orda bile 7.7 oy verilmiş ki kolay koaly alınmıyor imdb’de bu  not. Çok azıcık overrated diyebiliriz aslında 7.7 için ama böyle güzel filmler  az çıktığı için bir yandan da hak ediyor. Anladığım kadarıyla yönetmenin diğer  filmleri de başarılı; onları da bulup izlmeye çalışacağım.

Categories: Ağır Filmler

The Ninth Gate

08/10/2009 Yorum yapın

ninthgateJohnny Depp’in fiks rollerinden birinde olduğu fantastiğimsi Roman Polanski filmi The Ninth Gate, Dean Corso’nun (Johnny Depp) Boris Balkan (Frank Langella) adlı çok zengin ve çok hasta abi için çalışmaya başlamasıyla şekilleniyor ve olaylar gelişiyor.

Şeytanın kendi yazdığı iddia edilen ve dünya üzerinde sadece üç kopyası kalan bu kitaplardan biri Boris Balkan’dadır fakat vaadedilen sonuca ulaşmadığı için kitabı, Corso’yu Avrupa’ya yollar ve hangisi gerçek bir bak bakalım diye salıverir. Bu sırada tabii ki kitabı kullanıp şeytanı dünyaya summonlama peşindeki bir çok süper zengin ve hasta insan çeşitli komplolar kurarlar Corso’ya ve diğer kitap sahiplerine.

Olaylar genel olarak yavaş ilerleyişe sahip, az karakter var ve hepsini bağlayan gizli ajandaları olduğu için yüzeysel izleyiciler için sıkıcı olabilir. Johnny Depp’in fiks “baya iyiyim ya” rolünü oynaması da başka bir konu, abuk sarkastik komedyen veya superfucker arasında gidip gelen abi birazcık baymaya başladı beni bu aralar çok filmini izlemiş olmamdan olsa gerek. Johnny Depp sevmeyenler için The Public Enemies daha iyi bir seçim olabilir eğer kaçınılmazsa kendisini izlemek. Sonuç olarak gay korsanı, Elm Sokağı Kabusu serisinin ilk filminde 15 yaşındaki aptal ergeni ve benzer talihsiz rolleri oynamış birini bu kadar taşşaklı olarak görmek bana acayip geliyor.

Cougar teması ise filmin değişik tadlarından biri, Lena Olin’in performansı baya iyi sayılabilir ufak sahnede. Bunun dışında filmden büyük çıkarımlar yapmak da olası, eğer Jackson Pollock yüzyılın dahileri arasındaysa tabii ki size göre, fakat öyle izlemelik bir film değil pek. Aksiyon sınırlı, hikaye yavaş ilerliyor, güzel kızlar mevcut değil. Filmin sonunun açık olması ise ayrı bir tad.

imdb.com’da underrated bir film olduğu konusunda bir kaç yakarış mevcut, mümkündür. Filmden gerekli mesajı almak için çok kasmak lazım, yoksa genel temalar hırs ve sapkınlık bu filmde ve gayet açık olmasına rağmen izleyicinin efor sarfetmesi gerekiyor aradaki bağlantıları kurmak için. “Futbol 22 erkeğin bir top peşinde koşmasıdır” zihniyetine sahip insanların, bir ton yaşlı başlı insanın 3 adet kitap peşinde koşmasını izlemekten keyif almaması da olasıdır.

Not: 2.6/5

In The Mouth of Madness

07/30/2009 Yorum yapın

in_the_mouth_of_madness_ver21994 yapımı John Carpenter filmi,  şu ana kadar izlediğim en hasta film olabilir. İlk izlediğim korku filmi olması yanında tekrar tekrar izliyor olmam da ne kadar iyi olduğunun bir işareti. Sam Neill zaten müthiş bir herif bu rol için, bir ton saçma olay olurken sallamaz tavrı gibi şeyler baya iyi.

Sutter Cane diye bir korku yazarının kitaplarını okuyanların yavaşça delirmesi, sonra bu adamın ortadan kaybolması ve Sam Neill’ın oynadığı sigorta dedektifinin Sutter Cane’i bulma öyküsü kısaca filmin konusu. Bu sırada çok rahatsız edici sahneler, inanılmaz ağır diyaloglar, Sam Neill’ın müthiş tripleri ve film boyunca neredeyse adam akıllı bir tane bile sigarayı içememesi de dikkat edilmesi gereken noktalar. Lovecraft esinlenmeli bir din eleştirisi aslında filmin olayı, herkes inanıyorsa doğrudur muhabbeti de bundan çıkıyor.

John Trent (Sam Neill) herşeyin mantıklı bir açıklaması olmalı tribinde, her acayip şeyin altını oyup gerçeği bulmaya çalışan ve tamamiyle mantığı ile dünyayı ve olayları algılayan esas oğlanımız. Filmin başında akıl hastanesinde görülen John Trent hikayesini kendini ziyarete gelen amcaya anlatır ve olaylar gelisir.

Not: 5/5

film o kadar ağır ki almanca afişini koydum, o derece ciddiyetle izlenmeli ve bazı efektlerin kötülüğü 1994 imkanları dahilinde anlayışla karşılanmalı.

Categories: Ağır Filmler, Korku
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.